9 Mayıs 2010 Pazar

UĞUR VARDAN

-RADİKAL-

"sancılı" dönemlerden...


Zaman ‘öteki’ ‘beriki’ kimliklerini geçersiz addedip sadece ‘vatandaş’ tanımında buluşmanın zamanıyken ‘modern’ Türk devleti hem 20. yüzyılda, hem de (ısrarlı bir şekilde) 21. yüzyılda işin kolayına ve ‘insanlık dışı’ olanına kaçtı, kaçıyor. Şimdi müsaadenizle ‘politik doğruculuk’tan uzak cümleler kuracağım: Aramızdaki ‘öteki’ler, kültürümüzün, toplumsal hayatımızın renklerinden öte bize bir anlamda önceki devlet modelimizden kalan ‘emanet’lerdi. Osmanlı, tamam bazen kendi bile ayakta duramıyordu ama yine de ‘onları’ çoğu kez bir meslek erbabı (mimar, ustabaşı, tüccar, banker, terzi vs aklınıza ne geliyorsa) olarak gördü, ama her şeyden önce tebasının önemli bir unsuru kabul ederek toplumsal yapısının içine kattı ve sonuçta, ‘ötekilerini’ emanet etti gitti (hoş gider ayak İttihat ve Terakki vasıtasıyla ‘Büyük Felaket’i de armağan etti tarih sahnesine ya neyse). ‘Emanet’, bu coğrafya için önemli bir sözcüktür; malum korunup kollanmayı gerektirir. Oysa modern devlet, korumayı yok etme olarak algıladı nedense. Belki resmi yoldan değil ama ‘derin’ ve kanlı yanı, hep bu refleksi gösterdi. Gerekçe ise hep aynıydı: Söz konusu vatansa, gerisindeki her bişey teferruattır...

Bir tür ‘özür’ filmi
‘Güz Sancısı’nın sinema yazarları için yapılan öngösterimi, Hrant Dink’in yitirilişinin ikinci yıldönümüne rastladı. Önce anma törenindeydik, sonra da filmde. Film, bir zaman tüneliydi adeta, tören ise yaşanılan anın ifadesi. İkisi de birbirini tamamlıyordu sanki... Geçmiş de, şimdiki zaman da aslında çok farklı değildi. Evet, bir toparlama gerekirse, bu devletin o kadar çok özür dilemesi gereken ‘falsosu’ var ki; ‘Güz Sancısı’ da bu konuda yeni bir kapıyı aralıyor. Tomris Giritlioğlu, sinema serüveni boyunca ‘uslu’ durmadı, hep ‘resmi tarih’in ‘Elleşmeyin’ dediği konularla ilgilendi. ‘Suyun Öte Yanı’yla başlayıp ‘Salkım Hanım’ın Taneleri’nde devam eden bu ‘özür dilenesi’ konularla didişme, son çalışması ‘Güz Sancısı’nda da sürüyor. Film, tıpkı ‘Salkım Hanım’ın Taneleri’ gibi Yılmaz Karakoyunlu imzalı bir romanın uyarlaması.
Ama önce konu üzerinde kısa bir gezintiye çıkalım dilerseniz... Yıl 1955... Antakyalı bir toprak ağasının idealist oğlu Behçet, bir yandan Hukuk Fakültesi’ndeki asistanlık gö-revini sürdürmekte, bir yandan da (eskinin bürokratı, yeninin de ‘Kıbrıs Türktür Cemiyeti’ başkanı) Kenan Bey’in kızı Nemika’yla evlenmeye hazırlanmaktadır. Yanlarında bir tür evlatlık olarak büyüyen ve hayattaki en yakın arkadaşı olan Suat da, sağcı ama liberal fikirlere sahip Ömer Saruhan’ın gazetesi İstanbul Ekspres’te amatör ruhla takılan solcu bir akademisyendir. Ülke ise toplumsal gerilimin yavaş yavaş doruğa çıktığı günleri yaşamaktadır. Kıbrıs’taki Türklere ilişkin saldırıların artmasıyla içeride milliyetçi hava yükselmiş, çeşitli mecralarda ‘farklı’ düşünenlere karşı ‘cadı avı’ başlamıştır. Müstakbel kayınpederi Kenan, Behçet’ten fakültedeki ‘solcuların’ listesini ister. Kendisi de Türkiye’nin dış politikada haksızlığa uğradığına inanan Behçet, bu listenin netleşmesine yardımcı olur. Üstüne üstlük arkadaşı Suat’ın da dahil olmasına ses çıkarmaz. Öte yandan genç adam, oturduğu evin karşı apartmanında daha çok pencereden gördüğü Rum kızı Elena’ya, giderek ilgi duymaya başlar. Elena ise, babaannesiyle yaşadığı evde özel müşterilere hizmet veren bir fahişedir. Ama ilgisini fark ettiği Behçet’e, o da yavaş yavaş vurulur. Bir yanda Nemika, bir yanda Elena, bir yanda ülke meseleleri derken, Behçet’in kafası iyice karışır...

Dizi film etkisi
Yönetmen Giritlioğlu, 1999 tarihli çalışması ‘Salkım Hanım’ın Taneleri’nden bu yana film çekmiyordu. Aradan geçen süre içinde, biri Türk televizyonlarının en azından içerik açısından yüz akı projelerinden ‘Hatırla Sevgili’ olmak üzere ‘dizi sektörü’ için emek harcadı. Yeniden yönetmenlik koltuğuna oturduğu ‘Güz Sancısı’ ise, meseleyi doğru koymak, Cumhuriyet tarihinin en ayıp sayfalarından biri olan ‘6-7 Eylül olayları’yla hesaplaşmak açısından önemli bir çaba. Ama ne var ki filmin kendisi, sinematografik açıdan aynı önemi haiz değil. Bunun gerçek nedeni ne olabilir bilemiyorum ama bana sanki ‘dizi dünyası’yla fazla haşır neşir olmanın bedeli gibi geldi. Film dümdüz ilerliyor, anlattığı olaylar kadar sinemasal bir heyecan vermiyor ve sinema açısından tarihe çok güçlü bir not olarak düşmüyor. Gerçi öngösterim sonrası diğer sinema yazarı arkadaşlarım daha da acımasız davrandılar, ben en azından ‘Güz Sancısı’nın oyunculuk, dönem atmosferi, kostüm ve sanat yönetmenliği açısından sınıfı geçtiği kanısındayım; film, en azından o klişe deyimiyle ‘eli yüzü düzgün bir çalışma’ yargısını hak ediyor. Ama hani hem konusu, hem de kendisi vurucu filmler vardır ve seni, seyirci olarak her şeyiyle çarpıp geçer ya, karşımızdaki ne yazık ki öyle bir çalışma değil.
Diziler bence lig yarışına benziyor, başlardaki problemleri sonradan telafi etme şansınız, yani ‘takımı toparlama’ fırsatınız oluyor. Ara transferler, form tutma, takım ruhu vs, bu yoldaki en önemli unsurlar. Oysa filmler, eleminasyon usulü oynanan kupa maçlarını andırıyor. Gününde değilseniz ve birtakım yan unsurlar, doğru birleşmemişse maçı kaybediyor ve eleniyorsunuz. Sanki ‘Güz Sancısı’nın böyle bir sorunu varmış gibi geldi bana.
Oyunculuklara gelince, ‘eş durumundan’ izlediğim nadir dizilerden olan ‘Hatırla Sevgili ve ‘Aşk-ı Memnu’da, genellikle düz bir performans ortaya koyan Beren Saat’in Elena’da, birkaç sahne dışında çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Keza Murat Yıldırım’ın da Behçet’te benzer bir başarıyı yakaladığını söylemek mümkün. 20 yıl sonra bir sinema filminde rol alan Zeliha Berksoy’u da, ‘mama babaanne’de yer yer klişelere itibar etmesine rağmen beğendim. Okan Yalabık, Belçim Bilgin Erdoğan, İlker Aksum, Hüseyin Avni Danyal, Umut Kurt (‘Beynelmilel’in devrimci genci, artık o bükük bıyıklarıyla sağcı karakterlerin değişmez ismi oldu), hepsi gayet iyiler.

Sırada diğer ‘sancılar’ var
‘İyiler’den bahsetmişken, yağma ve yıkım sahnelerinin çok başarılı olduğunu teslim etmek gerek. Bir başka iyi bir nokta da belki de filmin kalbinin attığı cümlede beliriyor. Babaanne Behçet’e ilişkin, “Tanıdım seni ben. Sen sadece seyircisin bu hayatta” yorumu yapıyor. ‘Güz Sancısı’, ana karakteri vasıtasıyla ‘seyirci’ olan herkese sesleniyor. Özellikle de eylemciden çok izleyen ve bu yüzden de, belki de ‘Behçet hastalığı’na kapılan Türk aydınına... Metafor bağlamında da, Behçet’in evindeki böcekle olan mücadelesinde de (ki bu mücadele ‘Kafkaesk’ bir durum arz ediyor) benzer bir durumu gözlemlemek mümkün. Behçet ne zaman ki böceği öldürecek mecali kendinde buluyor, işte o zaman sesini yükseltecek ve zamanın ‘derin devlet’inin pisliklerine karşı koyacak noktaya geliyor (ama iş işten geçiyor, orası başka).
Sonuç? Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberiyle (Özel Harp Dairesi’nin ilk büyük başarısı) galeyana gelen ‘insanlık müsveddesi’ toplulukların neden olduğu 6-7 Eylül olaylarında 4 binden fazla ev, 1000’den fazla işyeri, 73 kilise, iki manastır, bir sinagog, 26 okul, kimi fabrika, otel ve barlarla birlikte 5 binin üzerinde mekân yağmalandı (binlerce insanın da ocağı söndü). Böylece ‘Varlık Vergisi’yle ‘hız kazanan’, Türkiye’deki sermayenin el değiştirmesi süreci de tamamlandı. Bu konular, Tomris Giritlioğlu sinemasının öncelikli meseleleri arasında. ‘Güz Sancısı’, sinema açısından ‘Salkım Hanım’ın Taneleri’nde daha geride bir noktada duruyor. Öte yandan ele aldığı konu itibarıyla bir ilk. Önemli olan bu konuda bir adım atmaktı, umarım arkası gelir. Öte yandan diğer ‘sancılarımız’ın da bu filmi takip etmesi dileğiyle...

16 Nisan 2010 Cuma

KADINIM...

Bir avluda bulmuşlar leşimi sayın macesteleri,

Kadınım yokmuş yanımda,

Çırıl çıplak kaçmış efsanenin içinden.

Son sözümü çıkaramadım kör kuyumdan,

-ölünün ilk sözü kadınım nerede olmuş-


Macesteleri af buyurun ama kadınım, kadınım yok diyorum.

Biliyorum; masmavi değil gökyüzü,

Biliyorum; ben durdukça dönecek, ben yürürsem duracak bu dünya,

Biliyorum; efsaneler sever gülmeyenleri,

Biliyorum; her özne fiilini arar, her maktülde failini,

Biliyorum; en büyük kalabalıklar yalnızların

Macesteleri yalnızlığım nerede?

Yalnızlığı ben seçince güzel,

Bu yalnızlık bana ait değil,

Baba, oğulu terketmiş kutsal ruh uçkur peşinde...

Macesteleri ne kadınım var ortalıkta ne de yalnızlığım,

Diyorum, diyorum ama nafile...

Gölgesi kendisine ait olmayan bir kadın,

Avcunda çalıntı gölgeler...

El altından pazarlıyor,

Yaklaşıyor sessizce,

“Yeni gölgelerim var”

Ufaktan gösteriyor,

Sızmaya çalışıyor herbiri parmak aralarından...

Kadınım!

Kadınım orada...

Gölgem karşılığında alıyorum gölgesini

Macesteleri,

Korkuyor benden, dokunmaya çalıştıkça kaçıyor,

Dokunun yerime, okşayın saçlarını ve fısıldayın kulağına

“Kumral kuşlar uçuşacak az sonra doğudan,

soluklanmak için saçına konacak, büyük göçün yavruları

dokunmazsan ölcek, küçük kuş... işte bak!

Geliyorlar, uzat elini...”

Hadi macesteleri;

Dokunun yerime, okşayın saçlarını ve fısıldayın kulağına...

Hadi...

__________________Emrah CEVHER__________________

NİSAN 2010

5 Ocak 2010 Salı

VAR OLMANIN ÖTEKİ ADI

Gitmek gitmektir işte….
Çoktur tekrarlarım bu üç sözcüğü…
Gitmek gitmektir işte…
Sadece gitmek,
Uzaklaşmak
Hızlı adımlarla kıtalar aşmak,
Hiçbir şey değilse bile peygamber olmak,
Susmak, sessizliğe kulak kabartmak
Bir an için duymak Cebrail’i
Ve gitmek…
Sadece gitmek, gitmek…


Yeni bildim,
Yanılmışım meğer…
Gitmek küfretmekmiş,
Gitmek bir ağız dolusu sövmek,
Ana avrat düz gitmekmiş.
Gitmek, ateşe verilmeden önce,
Gözlerine yaslanan iki küçük sikkeymiş

1 Ocak 2010 Cuma

iltihaplı hikaye

Bu hikaye biraz günah

Bu yazı günaha açılan sürgülü kapı...

Sevgili sen!

Sayın sen!

Sen! Evet evet sen!

Yaşamakla ölmek arasında

Pezevenkle oruspu arasında

Yanındakiyle öteki arasında

Hep üçüncü hal olan; fakat bunun imkansızlığına inanan küçük tanrı

Niye koşuyorsun?

Tiner çekmiş, ot çekmiş, kafası güzel olmuş

Yerden yere vurulmuş, çalınmış

Kaybolmuş, piç olmuş bir yüzyılın çocuğusun

Ortaçağda unutulmuş biraz masum biraz suçlu ama koca bir oruspu çocuğusun!

Nereye koşuyorsun?

Hep yukarda olma güdüsüydü büyük har'ın nedeni,

Tutuştun ve küllerinden doğmayacaksın!

Bidaha doğmak isteyen sevgili sen

Sayın sen

Hoş görülü hanımefendi

Nazik beyefendi

Üzülme!

Bir türlü olamadığın bir kahramansın artık

Bak senden bahsediyor bu yazı...

Küçük düşlerin koca günahkarı, tuzluktaki pirinç gibisin... anlıyacağın biraz piçsin!

Neden bu hırs?

Kokuşmuş dünyanın kokuşmuş insanları!

Siz hırsla yanarken,

Hep hiç olamazken,

Bir kenarda hiçliğin farkında olan ben

Derin derin asılacağım pipoma...

Entel aşağlamasıyla izlerken sizi nefret edeceksiniz benden

-ki sadece bir hiçin megolamanyasıyım-

Yazık ki hala derin bir hırs...

Yazık ki küllerinden doğacağına inanan bi sürü ahmak...

Küller uçtu...

Pipodan bir nefes daha...

Küller düştü...

Doğmak isteyenler...

Doğmak isteyenleri becermek isteyenler...

Ne duruyorsunuz?

Hayatın bir formülü olduğuna inanan

Bu formülün dinamik olduğunu anlayamayan

Sevgili statik salak...

Sen öldün çünkü biraz çöldün

Oyun bitiyor...

Mermi havada...

Nefes uzakta...

Ses yakında...

Sevgili sen!

Sayın sen !

Sen! evet evet sen!

Güle güle...


--------------------------------Emrah CEVHER---------------------------

21 Şubat 2009 Cumartesi

LATİN AMERİKA’DAKİ HAREKETLERİN TARİHİNE KUŞBAKIŞI…

“Ulan burada niye olmuyor” benzeri hayıflanmalarla, orada olana bitene ağzımızın sulandığı, ilgili muhabbetlerde ‘insanımızın tarihsel itaatkârlığından’ dem vurulması alışkanlık haline geldiği, ‘örnek alınması’ gerektiği telkininin, kulaklarımıza pelesenk olduğu yer: Latin Amerika.
Peki, ne oluyor da burada halkçı başkanlar iktidar oluyor ve bu başkanlar ABD’ye ‘giydirmeden’ cümle kuramıyor? İşlenmeyen arazileri işgal eden ‘Topraksızlar’ı, fabrika işgalleri yapan işçileriyle, politikalarına dair pek çok eleştirinin de yapılabileceği Latin Amerika ülkeleri, tarihin büyük karnavalına ev sahibi olmaya en yakındalar gibi gözüküyor. Hem dinamik, şenlikli eylemlilikler gerçekleştiriyorlar, hem de gerektiğinde, 6–7 milyon kişi sokaklara dökülüp başkanlarını CIA’nın elinden alabiliyorlar. ‘Yeryüzünün lanetlileri’, tarih sahnesinde özne olacakları günü yaratma çabasındalar. Bu satırlar da, hareketin tarihsel köklerine yüzeysel bir bakış olma peşinde...

1492’DE İŞGAL BAŞLADI
1492’de Cenovalı korsan Colombus, Amerika’yı keşfetti ve böylece kıtadaki sömürüye ‘vira’ dendi. Colombus kıtaya ayak bastıktan 20 yıl sonra, yerlilerin sayısı %95 azaldı. Bu tarihten sonra, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla sömürücülerin ağızlarını sulandıran Latin Amerika ülkeleri, türlü işgallere, talanlara, yağmalara, soykırımlara ev sahipliği yapacaktı.
Colombus’la başlayan İspanyol işgaline (etkiye) ilk örgütlü tepki, daha sonra sembolleşecek olan ‘Tupac Amaru’ önderliğinde, İnkalar tarafından oluşturuldu. Silah olarak oldukça ilkel durumda olmalarına rağmen –malum, yerlilerde top, tüfek yok- İspanyol ordusu ile uzun süre savaşan İnkalar, önceleri başarı elde etseler de, 1572 yılında İspanyolların egemenliği altına girdiler. İspanyollar ve Portekizliler işgallerini derinleştirdikçe, direnişler de sertleşti ve çoğaldı. Fakat bunların en kitleseli ve örgütlüsü, Fransız Devrimi’nin rüzgârını da arkasına alan Simon Bolivar’ın önderliğindeki hareketti. Böylece pek çok bölge, 19.yy.ın başında bağımsızlığını ilan etti; en azından bir süre için!

ABD’NİN SALDIRILARINA KARŞI GERİLLA DİRENİŞİ
20.yy.ın ilk yarısında ABD, Latin Amerika ülkelerinde darbeler organize etti ve işbaşına getirdiği ‘kukla’ hükümetlerle ‘talan’, ‘teslimiyet’ pardon ‘ticaret’ antlaşmaları imzaladı. Böylece artık Latin Amerika ülkelerinde ABD şirketlerin ‘borusu ötmeye’ başladı. Meksika’da Zapata’nın, Nikaragua’da da Sandino’nun önderliğinde direnişler de hemen arkasından…
2.Paylaşım savaşından sonra, ABD’nin ‘yeni sömürgecilik’ine karşı mücadeleler yükseldi ve Bolivya’da ve Küba’da devrim, Şili, Arjantin ve Kolombiya’da da toplumsal hareketlerin yükselmesi ve gerilla gruplarının oluşmasıyla, somut kazanımlar elde edildi.

DARBELER ZAMANI!
1970’lerle beraber, yeni sömürü politikalarının rahatça uygulanabilmesi için, her biri diğerinden daha kanlı –mesela sadece Şili’deki bilânço: 20 bin kişi öldü, 30 bin kişiye işkence yapıldı, 25 bin üniversite öğrencisi okuldan atıldı, 200 bin işçi işten çıkarıldı- ‘CIA darbeleri’ başladı. Sırasıyla; Honduras, Guatemala, Arjantin, Bolivya, Ekvator, Uruguay, Şili’de darbeler oldu; binlerce sendikacı ve sosyalist tutuklandı veya öldürüldü. Böylece IMF programının uygulanmasının önündeki engeller kaldırıldı ve ülke halklarının geliri %60 azaldı.
1982’de Arjantin’de yaşanan mali krizden bu yana, toplam 70 ülkede IMF patentli 556 ‘Yapısal Uyum Programı’ uygulandı. Bu politikalarla, nüfusun en üst (ekonomik olarak) %20’sinin zenginliği, en alt %20’sinin 20 katına çıktı.
1990 Ağustos’unda, Peru’da benzin fiyatı %2968 (ikibindokuzyüzaltmışsekiz), ekmek fiyatı %1150 oranında arttı. Çalışanların geliri ise tam tersine; on yıl önceye göre %92 azaldı.
1985 Eylül’ünde, Bolivya’da %24000’e varan enflasyonla beraber, kamu harcamaları kısıldı, 50 bin kamu işçisi işten çıkarıldı.
2001 Aralık’ta IMF, kemer sıkmaktan ümüksüz kalmış Arjantin’in posasının artık para etmediğini ifade eden bir açıklama yaptı. Açıklamada ‘Türkiye’ye destek verilmesi gerektiği’ vurgulanıyordu. ‘Don’t cry form e Argentina’ şarksının belleklerimizi harekete geçireceği, 27 ölü ve 150’den fazla yaralıyla birlikte hükümeti de istifaya mecbur eden, yağmalı bir isyan; kontrolsüz!

TEŞEKKÜRLER IMF !!!
İşte, ‘IMF isyanları’ denilebilecek bu hareketlilikler, 1990’larda yükselişe başlayan sol hareketleri iktidara getirdi. Venezüella’da Chavez, 2000’de, oyların %60’ını alarak, Bolivya’da Morales ise, 2006’da iktidara geldiler.
Latin Amerika’daki sol politik hatta iki genel eğilimden bahsedebiliriz. Birisi, halkçı-ulusalcı çizgileriyle Chavez ve Morales öncülüğündeki ‘parlementocu’ hat, diğeri ise; merkezi problemlere, doğrudan eylemle müdahale eden MST (Topraksız Köylü Hareketi), MTD (İşsiz İşçi Hareketi), EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Bolivya’daki cocolerolar ve Quechua madencileri, Paraguay’daki Ulusal Köylü Federasyonu ve Ekvator’daki CONAİE gibi örgütlenmelerdir. Bunların dışında Kolombiya’da FARC ve ELN, bu gruplamalara uymayan, halk tabanlı, kitlesel gerilla hareketlerindendir.

Yararlanılan kaynaklar:
Sibel Özbudun, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yay.
Masis Kürkçügil, Latin Amerika’nın Kaynayan Damarları, İthaki Yay.
Cüneyt Akalın, Latin Amerika’da Devrimci Program ve Siyasetler, Teori Dergisi, Eylül 2006


__________________Serdar Y. Türkmen_________________

9 Şubat 2009 Pazartesi

Haydi, koş koş...


Günümüz dünyası o kadar rekabet üzerine kurulmuş ki bunu sadece ipleri dizginlemiş burjuva sınıfında görmüyoruz. Hayatın her bir anında ve her bir yerinde yarıştığımız amenna… Sabahları ekmek kuyruğuna girme yarışı, günde en fazla parayı nasıl kazanabilirim yarışı, ÖSS yarışı bir de öbür dünyamızda cennetten yer kapma yarışı var ki- onun konumuzla alakası yok- anlaşılan hayatımızın her bir anı yarış ve rekabet üzerine kurulmuş. Ama son zamanlarda başka bir rekabet ortamı oluşturuldu ki bu; hem bıyık altından güldüren, güldürmenin yanı sıra düşündüren bir yarış şekli olmuş. İnsanlık onuru bir hamlede nasıl ayaklar altına alınırın en güzel -aslına bakarsanız en çirkin- örneği bu olsa gerek. Malum küresel kriz sonrasında işsizlik oranı bir hayli artınca iş tekliflerine yığınla talep oluyor. Ee işveren de napsın bir şekilde diğer işçileri üzmeden, kırmadan ihtiyacı kadar işçiyi işe alacak diğerlerine de eyvallah diyecek. Buraya kadar her şey tamam. Anormal olan taraf ise işverenin bunu yaparken seçeceği işçileri atların koşu yaptığı jokey kulübünde bir yarış düzenleyerek koşturması. Koşu sonucunda yedi bin başvuru içinden sadece ilk yetmiş kişiyi belirleyip seçmesi. Fakirsen ve işsizsen yarış atı da olabilirsiniz yani. Bunun örnekleri çoğaltılabilir. Çünkü son zamanlarda yapılan iş seçimleri filmlere konu olacak cinsten. Artık insanlık nereye gidiyor, böyle şey mi olur, insanlık onuru ayaklar altında demeye kalmadan at çoktan Üsküdar’ı geçmiş…

Saygısızlık boyutu hakaretten ve sövmeden geçmiş, çağ atlamış ve bambaşka bir boyuta ulaşmış. Artık yardım eli uzatırken bile insanları yerin dibine koymayı, onların onurları ve haysiyetleriyle oynamayı görev bilmişiz. Onlara ucuz etmek verirken saatlerce kuyrukta bekletmeyi, kamyondan bedava un dağıtırken insanların izdihamda ezilmesini yardım bellemişiz. Sanki fakir olmak o insanlarımızın suçuymuş gibi utancından kızaran yanaklarını deşifre etmek, kameralar önünde onlara fakir etiketi yapıştırırken kendisine de gerile gerile şişmiş hayırsever etiketi yapıştırmak insanlık olmuş… Burası Türkiye diye cümleye başlamak çok klişeleşti ama malumunuz burası Türkiye. Aslına bakarsanız burası dünya. Ve dünya üzerinde işçiye, emekçiye ve işsize yaşamak haram. Dünya tersine dönmüş karalar ak, insanlar hayvan, hayvanlar da insan olmuş… Gerisi laf-ı güzaf…


________________Derya Emeket__________________

8 Şubat 2009 Pazar

AÇILIN BİRLEŞMİŞ (M)İLLETLER GELLİYOR

Bir çoğumuz Somali - Yemen arasında kalan Aden Körfezi'ni ve ordaki korsanları duymuşuzdur. İşin aslı şu ki, “masum” Neslihan gemimiz kaçırılınca gündemimize girmeye başladı Somalili korsanlar. Oysa daha önceden nice gemiyi hallaç pamuğuna çevirmişlerdi, hala da itinayla devam ediyorlar. Somalili korsanların yeni başlattıkkları bir şey değil bu. Yıllardır devasa ticaret gemilerinin, Aden körfezindeki kabusu oldular. Ancak son zamanlarda; özellikle 2007'den bu yana eylemliklerini arttırdılar ve nerdeyse her hafta bir gemiyi kaçırdılar.

***

“Kimdir bu korsanlar?”, “Ne yer, ne içerler?”, “Kaç kişiler?“, “Gemileri neden kaçırıyorlar?”, “Hırsızlar mı, gangısterler mi?”, “Haklılar mı, haksızlar mı?”, “Çok mu ileri gittiler?” gibi sorular soruluyor ve tabi ki bu korsanlar kötü çocuklar olarak adlandırılıyor.
Somali, Afrika'nın en doğusunda, gözlerden ve gönüllerden ırak bir ülke adı. Yalnızca bir bayrak ülkesi; ABD'nin 1993 yılından itibaren “insan haklarını” öğretmeye gittiği, kukla hükmetlerin gelip geçtiği, 2006 yılında da yine ABD desteğini arkasına alan Etiyopya tarafından işgal edilen ve halihazırda işgalin sürüğü, sadece adı olan ülke... Yalnızca büyük coğrafya ya da araştırma degilerinin foto muhabirlerinin çektikleri açlık ve sefalet fotoğraflarından tanıyoruz o sıcak ve kanlı ülkeyi. Bir çok Afrika ülkesi gibi kaderine terk edilmiş (kaderi birleri tarafından çizilmiş).

***

Söylenenlere göre Somalili korsanlar, başlarda küçük ticaret gemileriyle başlamışlar işe ve sayıları yirmi civarındaymış. Zaman ilerledikçe gemilerin serbest brakılması karşılığında istedikleri fidye miktarı artmaya başlamış ve doğal olarak açlığa mahkum edilmiş olan ülkede (özellikle gençeler) bu korsan filosuna katılmaya başlamış. Şimdi sayıları bini geçtiği söyleniyor. Ee artık bilindiği üzerede küçük ticaret gemileriyle işleri kalmadı, hedef; tekellerin sınır tanımayan gemileri olmalıydı, gecikmeden de oldu. İş bu seviyeye gelince Sam amca ve saz arkadaşları hemen Somali geçici hükümet başbakanı Nur Hasan Hüseyin'e “ayarla bunları Hasan Hüseyin” dediler. Ertesi hafta Hasan Hüseyin'den cevap geldi: “Sayıları çok fazla biz bunlarla baş edemiyoruz! Barış gücü gönderin.” diye. Tabi iş bu aşamaya gelene kadar medya çoktan koyulmuştı işine. Yok “Korsanlar gemimizi kaçırdı”, yok “Korsanlar, güvenli ticareti tehtid ediyor”, yok “Korsanlar aldıkları fidyelerle somalinin zenginleri oldular”, yok “Her gece vur patlasın çal oynasın partisi düzenliyorlar”, yok bu, yok şu... Hatta öyleki, haberlerde “korsanlar işi abarttı” diye laflar gani gani dolaşıyor. Sormazlar mı adama, ulan işi kim abarttı be?!
Yıllardır bu ülkeyi iç savaşa sürükleyen kim? Yıllardır bu ülkeye ambargodan da canice bir yaptırım uygulayan kim? Bebekleri açlıktan, anneleri ilaçsızlıktan öldüren kim? Somali'ye ve bütün Afrika'ya AIDS vürüsünü yayan kim? Altınlarını, petrollerini çalan kim? ABD'deki golf sahalarını sulamak için kullanılan su, değil Somali'nin, bütün Afrika'nın su sorununu çözebiliyor. Demezler mi, “Abartan kim ulan, kim?”
Şimdilerde, Birleşmiş İlletler büyük bir donanma filosu hazırlamış, Aden Körfezin'e gönderiyor. Bizimkiler de boş durur mu, hemcecik “bir fırkateyn de bizden” deyiverdiler. Ne de olsa barış gücü bu, barış gücüne katkıda bulunmak sevaptır, hem ne demiş Atatürk: “Yurtta barış, dünyada barış. Tabi tabi, hatta bütün filoyu gönderin. Siz dünyanın bir ucunda toplu, tüfeli savaşlar çıkarırken, yine aynı yere toplu tüfekli “barış” ordusu yaratan illetlersiniz. Sizin altınız, üstünüz, sağınız, solunuz “barış” olsa ne çıkar. Siz bu oyunda çokatan sobelendiniz, sevgili “batılı, uygar ve demokratik” devletler.

***

Somalili korsanların yaptığı çok battı ki, geçtiğimiz aralık ayında Birleşmiş İlletler öncülüğünde; AB, Afrika birliği, NATO ve Uluslararası denizcilik örgütü(IMO) bir araya gelip: “Korsanlara ölüm! Yaşasın serbest ticaret özgürlüğümüz! Yaşasın para babalarımız!” sloganlarıyla imzalı bir bildirge yayınladılar. Sonuç olarak da “Açılın BM geliyor!” sözünü söylediler. Bunlara başta değinmiştik, korkmayın bozuk kaset gibi başa sarmayacam. Yalnızca korsanları tanımaya çalışıyorum, tam olmasa da bazı çıkarımlarda da bulundum. Şöyle ki; Ee madem bu kadar devlet karşı bunlara (Afrika Birliği dahil), kurguyu tersten kurmak gerekir o zaman. İlk olarak bu adamlar solcu mu? Sağcı mı? Devrimci mi? Gerici mi? Sanırım bunlara bu sınırlı bilgilerle ve medyadaki asparagas haberlerle cevap verme olanağımız pek yok . Ama şöyle bir gerçek var ki o da bunca para babalarının canını sıkmış görünüyorlar. İşte bizim de bakış açımız bu taraftan olmalı diye düşünüyorum. Bu gün, özellikle bu kriz ortamında, iktidarlarla böylesi bir gerilime girmek, ve böylesi bir global gündem yaratabilmek oldukça önem taşıyor. “Peki bu adamlar nasıl yaptılar kardeşim? Bu da bir düzmece, arkasında vardır bir iş yakında anlarız.” gibi cümleleri kurmadan önce bir kere şundan emin olalım: Bu korsanlar (ister gizli güçler yardım etti deyin ister, başka bir şey) bir şekilde gemileri kaçırdılar. Şöyle basit bir soruyla noktalıyalım: yaptıkları doğru mu değil mi? Meşruiyeti tartışılabilir mi?



Sanırım Yaşar Kurt'un bu şarkısı bütün illet devletleri anlatıyor:

Hırsızlar dolaşıyor, hırsızlar.
Para koyarlar cebine, ruhunu çalarlar,
Oğlum senin.

Plastik bunlar, yaşamıyorlar.
Üstüne sürerler pisliklerini, artıklarını, sarkıklarını,
Oğlum senin.
Anasını satarlar melodinin, anasını satarlar melodinin!

Hırsızlar dolaşıyor, hırsızlar.
Para koyarlar cebine,ruhunu çalarlar,
Oğlum senin.

Eski yunanda lir çalan şairler vardı.
Eski yunnanda şairler lir çalardı.
Eski yunanada...
Şimdi müzik endüstri! şimdi şiir endüstri!
Şimdi şair endüstri!



________________Emrah Cevher_________________