eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2011 Cuma

BİZİ Mİ KORUYORSUNUZ?

DİKKAT! Bu yazıyı yazma hissiyatı, AKP Genel Başbakan Yardımcısı, Hüseyin Çelik’in basına verdiği demeçte yer alan şu sözlerden sonra oluşmuştur!

Hüseyin Çelik: Neye dayanarak bu yönetmelik hazırlanmıştır? Anayasanın 58. maddesi gençlerin alkol bağımlığından korunası hükmünü getirmektedir. Devlete bunu görev ve vazife olarak vermektedir.”

MERAKLISINA 58. MADDE:

Madde 58 . – Devlet, istiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.

Gündem o kadar yoğun ki... af yasası, üniversiteler ve öğrenci harektliliği, silah yasası, alkol yasası, zırt yasası, zort yasası diye uzuyor. Bu hıza yetişeyim derken vertigoya yakalanıyorsunuz resmen. Şimdi bir süreliğine her şeyi bir kenara bırakıp Hüseyin Çelik’e bikaç soru yöneltip, gençlerin korunması hususunda devletin ve kendisinin ne kadar samimi olduğunu, bunları söylerken “kafasının güzel” olup olmadığını, daha doğrusu, insanları aptal yerine koyma cesaretini hangi uyarıcıyı kullanarak kendinde bulduğunu konuşalım.

Yapılan açıklamanın ve yasanın şıklığına bakarmısınız(!) Gençleri korumaya bu kadar hevesliyken, neden üniversitelerde seslerini yükselten öğrencilere tepkisi var devletimizin ve devlet erkanımızın? Yoksa öğrenciler yaşlı mı? Öğrenciler “korunma” kapsamına değilde “yolunma” kapsamına mı giriyorlar? Doğrusu akıllara Platon’un “Devlet” kitabında sorduğu soru geliyor: “Peki, bizi koruyuculardan kim koruyacak? (Quis Custodiet Custotudes?)” Gençlerin tehdidi alkol mü? Hadi canım! Kimsenin kimseyi salak yerine koymaya hakkı yok. Çok değil, bir-iki hafta öncesine dönüp bakalım, öğrenciler joplanırken birileri çıkıp “önce öğrenciler saldırdı, yaralanan polislerimiz var” diyebiliyorken, siz kimi kimden koruyacaksınız ki?

Gençlere “mukayet” olmak isteyenler o kadar samimiler ki anlatamam(!) Baksanıza bunun için silah edinme yaşını 18’e düşürdüler. Bizi alkolden koruyanlar, bizi mermiye meze yapanlarla aynı. Yuh artık! Yuh ki ne yuh... yıllardır, asırlardır yalanlar söylenir, demagojiler yapılır, birileri kandırılmaya, aldatılmaya çalışılır; lakin böyle aleni, böyle çelişik olmazdı. Durum, komik desem komik değil, trajik desem trajik değil, moda laflardan olan, trajikomik desem hiç değil. Durum, bunu yapanlar, söyleyenler gibi bir şey, “tanımsız”.

Hüseyin Çelik basın açıklamasını yaparken kızgındı. Ee haklı tabi, her “reform”a “cumhuriyet elden gidiyor” naraları yükseltiliyor. Bu arada unutmadan söylek gerekiyor, bu yazının derdi, şeriat paranoyası üretmek ve ya bu perspektiften bakanlara katılmak değldir. Alkolün kendisi de değildir. Yalanın daniskalığı üzerine bir doğaçlamadır deyip dönelim paşamızın kalbinin kırılma meselesine. Bakalım ne diyor:

Hüseyin Çelik: “İnsanların alkol tüketimine mani oluyor şeklindeki haberler, bunun da muhafazakar olan hükümetin zihniyeti ile ilişkilendirilmesi kesinlikle doğru değil. Anayasanın, yasaların ve uluslar arası sözleşmelerin hükümlerine dayalı olarak bireyleri ve kamuyu korumayı esas alan düzenlemeler yapılıyor. Bunun esas amacı budur. Bireyi korumak, kamuyu korumak. Mesele bundan ibarettir.”

Biri kamuyu korumak mı dedi?(“kamuyu korumak” bkz. SSGSS. yasası) yanlış duyduk galiba. Çünkü kamunun kendini koruması için artık yeni bir yasası var zaten: “Texas” yasası. Evet, Texas yasası çünkü bir şeylere tepki gösterildimi hemen şu denir ya: “e bakın Avrupada böyle, Amerikada şöyle...” ama bunları söyledikten sonra, bahsedilen avrupada, gençlerin, bırakın yürüyüşlerinin engellenip joplanmaları, parlamento binasını taşlamaları gündemdeydi, üstelik kimsenin burnu bile kanamadı. Eee “Al burdan yak” demezler mi adama? Bizi yanıltmayacak açıklamaları yapması için Mikrofonlarımızı Çelik’e çeviriyoruz:

Hüseyin Çelik: “ABD’de de alkol satın alma yaşı 21. Türkiye’de 18. Dünyanın her yerinde alkol ve sigara ile ilgili bunların üretimi ile ilgili bunların satışı ile ilgili bunların reklamı ile ilgili sunumu reklamı ile ilgili kanunlara veya yönetmeliklerle yapılmış düzenlemeler vardır.”

Son olarak değinmeden geçemeyeceğim bir mevzu daha var: Susrluk! “Ne alakası var kardeşim konumuzla!” seslerini duyar gibiyim. Şöyle ki: Gençleri korumak isteyenler, kamu yararını gözetenler; mafyayla, çetelerle, silah tüccarlarıyla, tetikçilerle, soyguncularla işbirliği yapmayacak! Metropollerin, büyükşehirlerin varoşlarında, yozlaştırmaya yönelik uyuşturucu madde satımını desteklemeyecek, kara para aklamayacak! O bahsedilen 58. madde bunları da kapsıyor. Samimiyseniz bunları yapın; ama yemez. Samimiyseniz silah lobilerinin boyunduruğuna girmeyin; ama yemez. Samimiyseniz “one minute” diyeceğinize en az bir Chavez kadar olup İsrail büyük elçisini sınır dışı edin; ama yemez, yemiyor, yemedi!!!

Mesele, asıl bundan ibarettir!

_____________ Emrah Cevher______________

9 Şubat 2009 Pazartesi

Haydi, koş koş...


Günümüz dünyası o kadar rekabet üzerine kurulmuş ki bunu sadece ipleri dizginlemiş burjuva sınıfında görmüyoruz. Hayatın her bir anında ve her bir yerinde yarıştığımız amenna… Sabahları ekmek kuyruğuna girme yarışı, günde en fazla parayı nasıl kazanabilirim yarışı, ÖSS yarışı bir de öbür dünyamızda cennetten yer kapma yarışı var ki- onun konumuzla alakası yok- anlaşılan hayatımızın her bir anı yarış ve rekabet üzerine kurulmuş. Ama son zamanlarda başka bir rekabet ortamı oluşturuldu ki bu; hem bıyık altından güldüren, güldürmenin yanı sıra düşündüren bir yarış şekli olmuş. İnsanlık onuru bir hamlede nasıl ayaklar altına alınırın en güzel -aslına bakarsanız en çirkin- örneği bu olsa gerek. Malum küresel kriz sonrasında işsizlik oranı bir hayli artınca iş tekliflerine yığınla talep oluyor. Ee işveren de napsın bir şekilde diğer işçileri üzmeden, kırmadan ihtiyacı kadar işçiyi işe alacak diğerlerine de eyvallah diyecek. Buraya kadar her şey tamam. Anormal olan taraf ise işverenin bunu yaparken seçeceği işçileri atların koşu yaptığı jokey kulübünde bir yarış düzenleyerek koşturması. Koşu sonucunda yedi bin başvuru içinden sadece ilk yetmiş kişiyi belirleyip seçmesi. Fakirsen ve işsizsen yarış atı da olabilirsiniz yani. Bunun örnekleri çoğaltılabilir. Çünkü son zamanlarda yapılan iş seçimleri filmlere konu olacak cinsten. Artık insanlık nereye gidiyor, böyle şey mi olur, insanlık onuru ayaklar altında demeye kalmadan at çoktan Üsküdar’ı geçmiş…

Saygısızlık boyutu hakaretten ve sövmeden geçmiş, çağ atlamış ve bambaşka bir boyuta ulaşmış. Artık yardım eli uzatırken bile insanları yerin dibine koymayı, onların onurları ve haysiyetleriyle oynamayı görev bilmişiz. Onlara ucuz etmek verirken saatlerce kuyrukta bekletmeyi, kamyondan bedava un dağıtırken insanların izdihamda ezilmesini yardım bellemişiz. Sanki fakir olmak o insanlarımızın suçuymuş gibi utancından kızaran yanaklarını deşifre etmek, kameralar önünde onlara fakir etiketi yapıştırırken kendisine de gerile gerile şişmiş hayırsever etiketi yapıştırmak insanlık olmuş… Burası Türkiye diye cümleye başlamak çok klişeleşti ama malumunuz burası Türkiye. Aslına bakarsanız burası dünya. Ve dünya üzerinde işçiye, emekçiye ve işsize yaşamak haram. Dünya tersine dönmüş karalar ak, insanlar hayvan, hayvanlar da insan olmuş… Gerisi laf-ı güzaf…


________________Derya Emeket__________________

28 Ocak 2009 Çarşamba

Yaşamak; özgür ve doyasıya…

Ağlayalım mı, gülelim mi bilemiyorum ama tam bir trajedi ülkesinde yaşıyoruz. Uymadı bu trajedi sözcüğü bu lafa ama bazen yaşadıklarımız güldürür bizi komik olmasa da. Gülersin acı acı çünkü için acır. Çünkü elinden başka bir şey gelmez. Bu da öyle bir şey işte. Evden bir umutla ekmek parasını kazanmak için dışarıya çıkan insanların, eve ekmek değil de cenazelerini gönderdiği bir ülkede yaşamak, o gün ölmediyse şüpheyle hangi gün öleceğinin hesabını yaparak ya da en kötüsü de ölmeyip de yaşayan ölüler gibi yaşamak… Bu bir trajedi. Bunun neresine gülüyorsun diyorsanız ben de size çünkü bu ülkede bir kum çuvalı insandan daha değerli ve bir kum çuvalının heba edilmesindense üç insanın canına kıyılabilir diyorum. Çünkü ülkemizde her şeye art arda zam gelirken-elektirik, su, doğalgaz vs.-Türkiye’deki en ucuz şey insan hayatı. Yani cebinizdeki parayla en fazla alabileceğiniz şey ücretli köle…
Evet, ben tuzla tersanesinde çalışan bir işçiyim. Hani şu kum çuvalları kadar değeri olmayan, hani sadece nefes almanın yanı sıra yaşamak için ekmeğe de ihtiyacı olan ve sadece asıl amacı hayatı yaşamak değil de ona katlanmak olan tersane işçisi Ali, Veli, Ahmet, Mehmet’im… Ne acıdır ki her gün ölüyorum dirilmeden… Yaşamak diyoruz buna da işte, özgürce, doyasıya yaşamak…
Ben Erzurum’da, Muş’ta, Diyarbakır’da, Bingöl’de, Mardin’de yaşayıpta, çocuklarım aç kalmasın diye evimi yurdumu bırakıp taşı toprağı altın İstanbul’a gidip kaçak kot taşlama atölyelerinde ölüme terk edilen on binlerce insandan biriyim. Ve o kadar açım ki ölmeye bile razıyım. Ben sigortasız çalıştığım için hukuk mücadelesi veremeyen, makineye bağlı yaşamak zorunda kalan, elinde bir cılız nefesten başka bir şeyi olmayan hasta bir işçiyim. Bilirsiniz yaşadığım toprakları. Soğuktur. O kadar soğuktur ki ellerini acıtır. Kar altındadır aylarca yaşadığım yerin toprakları. İş yoktur güç yoktur. Hanede en az 8–9 çocuk. Çaresiz düşersin yollara. Bilmediğin şehirlere, duymadığın seslere doğru yol alırsın. Alın teriyle çalışırsın. Soymazsın, çalmazsın, çırpmazsın. Onurlu bir hayat için yani. Karşılığında bir şey almayı bırak bir de canından olursun. Adını belki de ilk defa duyduğun Çöl akciğeri hastalığına yakalanırsın. Tedavisi yoktur. Ölümü beklersin. Geçmez zamanlar makineye bağlı nefes almaya çalışarak. Ama yine de yaşamak istersin bir hevesle. Çünkü hayat çoğu zaman çekilmese de son nefese kadar tatlı gelir yaşamak. Yaşamak; özgürce, doyasıya yaşamak…
Ben Güneydoğu’dan Karadeniz’e fındık işçisi olarak gidip, Kürt olduğum için yerleşim yerlerine alınmayıp yol kenarlarında çaresiz bir şekilde yatmak zorunda olan sıradan bir Kürt vatandaşıyım. Ne kadar çok çalışırsak o kadar para alırız diye çoluk çocuk doluştuk bir kamyonetin arkasına. Çıktık yola bir hevesle. Yeter ki iş olsun. Biz çalışıp çocuklarımızın karnını doyuralım da varsın Fizan’a gidelim. Ama gel gör ki Kürtsün. Türkler kardeşindir ama ‘bazıları’ gibi düşünenlerden değilsin. Öylece kalırsın ortada. Dönüp geriye aç susuz yaşamaktansa, yatarsın çaresizce yol ortasına. Engeller olacaktır tabiî ki hayatta. Askerlik yan gelip yatma yeri olmadığı gibi hayatta sorunsuz ve düz değildir. Engebeler vardır dört bir yanında. İnadına yaşamak… Özgür ve doyasıya…
Evet, ben Kürt’üm, ben yoksulum, ben fakirim, ben işçiyim, ben çiftçiyim. Tanrım ne kadar çok günahım var! Peki ya sen tanrım, sen affedebilecek misin beni? İşlediğim bu suçları yok sayabilecek misin? Ya da bir umut sormak istiyorum sana: ‘Başka bir hayat mümkün değil midir?’ Ne olur ‘evet’ de bana. Aç susuz yaşamak değil de umutsuz bir mahlûk olarak yaşamak koyar adama.

____________Derya EMEKET_______________